1 Mart 2012 Perşembe

Mesele Yeni Sayısında 8 Mart Emekçi Kadınlar Gününü Selamlıyor

Mesele Dergisi Mart ayına 63. sayısıyla merhaba derken, emekçi kadınların mücadelesini selamlıyor. Hülya Gülbahar'la yapılan "Erkeklerin Günde 5 Kadını Öldürmesi Bir Cinskırımdır!" başlıklı söyleşi ile AKP döneminde her ay artan kadın cinayetlerine dikkat çekilirken, Berat Günçıkan Gülfer Akkaya ile söyleşisinde 60'lar ve 70'lerde Türkiye'de kadın hareketinin geçmişine bir yolculuğa çıkıyor. Gülnur Elçik kadınlara sendikalaşma çağrısı yaparken Roboski unutulmuyor...

Semra Topal keyifle okuduğumuz eleştirilerine Nazı Eray'ın "Haalfeti'nin Siyah Gülü" romanıyla devam ediyor. Osman Öztürk Mesele için sağlıkta dönüşüm programına karşı izlenmesi gereken taktikleri aktarırken, Sarphan Uzunoğlu'nun konuştuğu Yaşar Adanalı orta sınıf olmanın kentsel dönüşüm 'terörü'nden yırtmaya yetmeyeceğini ifade ediyor. Can Yayınları'ndan çıkan Yaşam ve Yazgı'ya dair Keith Gessen tarafından yazılmış ayrıntılı bir yazının yanı sıra Sarphan Uzunoğlu'nun Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan'ın Sızıntı'sına dair analizi ile Ece Temelkuran'ın Slavoj Zizek'e yazdığı mektup da Mesele'de yer alıyor.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Sevinç Altan’la Söyleşi: Yaratıcı Bir Siyasal Eylem Neden Sanat Sayılmasın?


Sevinç Altan'la Galata Kulesi'nin yakınındaki ofisinde buluştuğumuzda, kitapların arasında, o kitapların kapaklarında sözünü söyleyen biri kadar, üretken bir muhalifle de bulaşacağımızın bilincindeydim. Altan'la hem Ayrıntı Yayınlar’ının kitap kapaklarından oluşan sergiyi ve kitapları, hem de Türkiye'de sanat ve sanatın eleştirilmesi konusundaki aksaklıkları konuştuk.

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu

***

Aslında öncelikle resimden ve sanattan konuşmak istiyordum; ama konumuz kitaplar ve kitaplarla buluşan resimler, ilk olarak soralım, resim yapmak ile bir kitabı resimlendirmek arasındaki fark ne sizin için?

Belli bir kitap için yapılan illüstrasyon o kitap bağlamında ele alınır. İçerdekine işaret eder, hakkında ipucu verir ya da merak ettirir. Yapan o kitap bağlamında gerçekleştirir her şeyi. Yazar, okur girer işin içine, çevirmen girer, yayınevinin bir formatı vardır; her şey bu çerçevede yer alır. Ona özel bir amaç için yapılmış olduğunu unutarak, bağlamından kopararak, yalıtılmış olarak bakamayız.

Resimdeyse her şey sadece yapanın çizdiği çerçeve içinde gerçekleşir. Bütün anlam-bağlam-mekân ilişkisini yapan kurar. Söyleyecek bir sözün vardır, onu kullandığın araç gereç neyse ona yükleyerek söylersin. Kitap kapağındaysa başkalarının söyledikleri sana bir şey yaptırır. Sen kendi dilinde söylersin ama söylediğin senin sözün değildir.

Gerçi Ayrıntı Yayınları’nın yayınladığı kitaplarla benim resimlerimdeki sözüm arasında bir örtüşme var. Özellikle “Yeraltı Edebiyatı” için yaptığım kapak illüstrasyonları bir bakıma resimlerimin mikro halleri gibi. Benden gerektiğinde griye dönüşen ‘pembe kalp’ çizmem istenmiyor mesela. Onun için kendi sözümü de besleyen bir özgür ilişki var Ayrıntı kapaklarıyla aramda.

Uzun dönem sinemada ve yönetmenlerin görüntü seçme biçimlerinde edebiyatın etkisini gördük, siz de farklı türde eserlerin illüstrasyonuyla ilgilendiniz. Kitap kapaklarının tasarımından önce yazarlarla konuşuyor musunuz? Onların talepleri mi belirleyici oluyor yoksa sizin istekleriniz mi?

Öncelikle söylemeliyim, kitapların tümden tasarımları bana ait değil, ben sadece illüstrasyon yapıyorum. Tasarımı bir bütün olarak yapmak sanırım daha hoş ve daha imkânlı alan açardı ama genellikle yerleşik bir formata sahip yayınevleri ve onların sunduğu mekânda hareket ediliyor.

Ayrıntı Yayınları dışında yaptığım bazı kapaklarda yazarlarla görüşme imkânı oldu. Ama bir anlama, anlatma, açıklama ihtiyacının getirdiği görüşmelerdi bunlar, özel bir taleple gelinmedi.

Ayrıntı Yayınları çoğunlukla çeviri kitap yayınladığı için (eskiden sadece çeviri kitaplar vardı), çevirmen ya da yayına hazırlayan editörle yapılan konuşmalarla kitap hakkında bilgi sahibi oluyorum. Şimdiye dek kimse şöyle ya da böyle yap şeklinde bir telkinde bulunmadı. Bu yüzden, kitabın benden talep ettiğinin dışında özgür bir alan sağlandı bana.

Tek sıkıntım renkle ilişkim oldu. Kendi resimlerim siyah-beyaz ve en basit, en az şeyle söylemeye çalışırım sözümü, bir kâğıt kalem yetebilir. Ama yüzlerce kapak!

Onlarca inceleme, edebiyat, sanat-kuram, lacivert kitaplar, ağır kitaplar gibi farklı dizi var; zorunlu olarak renk giriyor işin içine. Ama yine de baskın değil. Yayınevindeki arkadaşlar bundan pek hoşnut olmasalar gerek ki zaman zaman arka planda renk kullanarak bir denge kurmaya çalışıyorlar.

Siz kendi tasarımlarınızda renk kullanmayı fazla tercih etmiyorsunuz sanırım. Bunun özel bir sebebi var mı?

Çok az bir malzemeyle sözü söylemek amaç. Bir ara okuldan mezun olduğumda Mimar Sinan'dan denemiştim; ama renk beni hiç çekmedi. Siyah-beyaz bana fotoğrafta da çekici geliyor. Elbette, renkli resim yapılmaz demiyorum. Sözü nasıl söyleyebiliyorsan o yöntemi kullanırsın.

Farklı dönemleri düşünelim. Pop-art'da örneğin çok ciddi bir renk kullanımı var. 1900'lerin başındaki faşizm dönemindeki renk kullanımı farklı. Siz örneğin 1980'den bugüne renklerle ilgili farklı bir tutum aldınız mı?

Eskiden çok az renkler vardı, ama şimdi azaldı. Ama hiçbir zaman renkleri temel mevzu yapmayacağım. Sizin bahsettiğiniz dönemde asıl konu, renk.

Kitapların ruhlarının o kitapla ilgili çalışma yahut çalışmama konusundaki eğiliminize etkisi oluyor mu?

Çok!  “Asiler, kaybedenler, hayalperestler, günahkârlar, beyaz zenciler, aşağı tırmananlar, uçurumdan atlayanlar”... iktidarın kendine uygun özneler üreten mekanizmalarının dışında akan bir özneler dünyası... beni heyecanlandıran, harekete geçiren yeraltı kokusu mesela, elimi alır götürür...

Bu tür kitaplarda hiç zorlanmam, boğuşurum zevkle ama zorlanmam. Ya da aklımı karıştıran bir inceleme metin; üstünde kafa patlatmaktan hoşlanırım. Tekinsiz alanlarda dolaşmaktan, öfkemin, isyanımın, heyecanımın beni yere yatırmasından çıkar resmim zaten. Onun için sizin deyiminizle ‘kitapların ruhu’ çalışmamı etkiler.

Şanslıyım! Düşünce tarzımızı, jestlerimizi bile durmadan kendine göre biçimleyip dayatan iktidarın çizdiği dünyanın ötesine doğru, mevcut dünyanın hesaplarını tersine çeviren, başka bir dünya için yeni imkânlar alanı açan kitaplar çıkıyor Ayrıntı Yayınları’ından. Ana yolda, bize dayatılan rotada ilerlerken ayak tökezletiyor. Ben de onlarla birlikte tökezliyorum. Tökezlemek iyidir!

Bir kitabın üstünde çalışırken hiç tereddüt ettiniz mi?

Elbette, bu kolay bir şey değil. Ama anlattığım gibi, benim bir meselem var ve buna bağlı olarak ben de çalışıyorum. Çalışmalarım soyut değil, soyutlamalar olsa da. Plastik anlamda dertleri öne çıkarak bir tavrım yok benim, onu kullanıyorum o kadar. Aslında Ayrıntı'nın kitaplarını yapmak kendi payıma şans oluyor. Benim sözümle ayrı yerde duran kitaplar değil.

Kapitalizm açık biçimde reklam sektörüyle beraber genişlemesiyle, tasarımın öne çıkmasıyla, yayınevleri reklam şirketleriyle çalışmaya başladı. Gerçekten sizce, yayınevleri karşı konulamaz reklam hanedanına teslim olacaklar mı?

Her şey artık satışa sunulmuş durumda. Giyimimizle kuşamımızla, konuşma biçimimizle ne kadar kendimize ait bir şey ortaya koyduğumuzu düşünsek de öyle değil. Ne yaparsan yap bu sistemin içinde debelenirken, onun bütün hastalıklarını üstümüzde taşıyoruz. Sanırım tesim olacaklar onlar da...

Sanatın baskı altındaki ülkelerde zirvesine ulaştığına dair bir söylem ortada dolaşadursun, Türkiye'nin rejimin aldığı yeni hal ile baskı kendini iyice gösteriyor. Sizce Türkiye'deki sanat, sinemadan edebiyata, müzikten resime, politik olarak yeterince ses çıkarabiliyor mu? Sanattan çıkan sesin kitleselleşmesi mümkün oluyor mu?

Sanat nesneleri, kendilerini sanat nesneleri olarak tanımlanmalarını getiren mekânlardan taşarak kamusal alana çıktı epey zamandır. Bir çok heykel, video iş, enstalasyon kamusal alanda yer aldı, performanslar yapıldı, yapılıyor. Sanat sokağa çıktı, izleyici salt izleyici olmaktan çıksın işin içine katılsın istendi. Sokak ya da farklı işlevsellikleri olan mekânlar sanat mekânları oldular bir süreliğine.

Bunların çok azı gerçekten kitleselleşti, ya da amacına ulaştı. Çoğu sınırlı ve belli bir kitlenin izlediği ya da katıldığı ‘proje’ler halinde kaldılar. Söylediklerimden yapılanları küçümsediğim anlamı çıkmasın tabii ama hal bu. ‘Oda projesi’ gibi sanatı bir süreç olarak gören, kentsel dönüşüm çerçevesinde mahalleyle ilişki kuran iyi projeler de hayata geçti ama...

Sokağa çıkan, kamusal alanda hareket eden her iş demokratik bir ilişki kuracak, kitleselleşecek diye de bir durum yok. Nasıl yaptığın önemli. Meydanlara dikilen devasa boyutta, insanları ezen, tepeden bakan heykellerden söz etmiyorum bile. İsterse adı ‘barış’ olsun.

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Katiller, Sanatçılar ve Teröristler adlı kitapta, teröristlerin “Batı'nın dehşet uyandırıcı ekonomik ve kültürel düzenini yok etme” arzusu ile sanatçıların arzuladıkları arasında bağlar kuruluyor.

Kitabın yazarları Frank Lentricchia, Jody McAuliffe, elektronik müziğin önemli ismi Alman besteci Karlheinz Stockhausen'in Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılışını büyük bir sanat eseri olarak tanımlamasıyla patlayan ‘skandal’dan yola çıkarak, son iki yüzyıldır ‘politik aşırılık’ ile avangard sanatsal hareketlerin bir anlamda nasıl birbirlerini beslediklerini açıklamaya çalışıyorlar.

Belki de bir anlamda, sanatın yapmak istediğini tam da bunlar yapıyor işte demeye getiriliyor. Stockhausen, “Kozmosta mümkün olan en büyük sanat eseri,” demişti, 11 Eylül saldırılarının ardından. Sanat alanında istediğiniz en radikal politik işi yapın, 11 Eylül’ün etkisiyle baş edemezsiniz, mesele ses getirmekse!

Onun için sanattan ne beklenip beklenmeyeceği üzerinde tekrar tekrar düşünmekte yarar var bence. Neyin sanat neyin sanat olmadığına kim karar veriyor? Yaratıcı bir politik eylem neden sanat sayılmasın? Kriterler ne? Soru sormaya devam etmek en iyisi sanırım. Bu bağlamda Türkiye’de sanattan çok hakkındaki konuşmalar mı ses getiriyor acaba?

Kitlesel bir protestlik demişken, örneğin bir Ahmet Kaya örneği var. Sizce, resmin protestliğinin kitleselleşemeyişi diye bir durum var mı? Varsa bunu neye bağlıyorsunuz? Ulaşılmazlığı, anlaşılmazlığı, farklı bir altyapı gerektirişi?

Bir önceki sorunun cevabından devam edersek resmin kitleselleşmesini ummak yerine ben, Ahmet Kaya dinleyelim derim. Resim sessizce sözünü söylesin minör bir sanat olarak. Esas mesele, iktidar tarafından yönlendirilmeden ya da yönlendirildiğinin farkında olarak, yaptığıyla gündelik, politik olarak eylediği arasında bir hiyerarşik ilişki kurmadan hareket etmek. Sanat olarak yaptığını kutsallaştırarak hayatın üstüne koymamak. Bu çok önemli geliyor bana.

Kitapların toplatıldığı bir ülkede kitap kapaklarında anlam yaratıyorsunuz. Devlet tarafından terörize edilen bir araç olarak kitap, sizce 21. asırda ne kadar etkili? 20. yüzyıldaki etkisiyle bu yüzyıldaki etkisini karşılaştırabilir misiniz? 

Kitap toplatanlar kitapları hâlâ çok önemsiyorlar anlaşılan. Bir süre önce Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu hakkında müstehcenlik iddiasıyla soruşturma açılmıştı. İfadesi için karakola çağrılan çevirmen Funda Uncu’ya polis, “Utanmıyor musun bunu yazmaya?” diye sormuş. Ne hallerdeyiz! Ben de çok büyük bir keyifle yapmıştım kapak illüstrasyonunu.

20. yüzyıl, 21. yüzyıl karşılaştırması yapabilecek yetkinlikte görmüyorum kendimi de... Alain Badiou, MonoKL Yayınları’nın davetlisi olarak  “Devrim, Demokrasi, Felsefe” kongresine katılmak üzere Türkiye'ye geldiğinde 20. yüzyılın ve 21. yüzyılın tutkuları, korkuları ve vaatleri üzerine bir söyleşi yapılmış.

Bir soru üzerine Yüzyıl adlı kitabında 19. yüzyılın tutkusunu 'ütopyacılık', 20. yüzyılınkini 'gerçeklik' olarak tarif ederken 21. yüzyılın tutkusunu ise ‘korku’ olarak belirtmiş Badiou. Hatta tutkudan korku. Krizden korku. Ötekinden, başkasından, yabancı olandan bir korku. Bütün bu korkular büyük bir tutku oluşturuyor,” diye devam ediyor, Batı’dan söz ettiğini de belirterek.

Bu korku kitapla ilişkiyi nasıl etkiler diye bir soru geldi aklıma benim de. Tutkulu bir halde kitaptan korkmak! Söyleşinin devamında, “21. yüzyılda umut az ama giderek çoğalacak. Başka halkların da güçlenmesiyle dünyanın kendisi de daha geniş bir yer haline gelecek. Batı çok küçük bir hale geldi, ötesine geçmek lazım,” diyen Badiou ya da Arap Baharı gibi umut kıvılcımlarıyla başka yönlere merakla dönen başlar kitapların etkisini bu bağlamda sürdürebilir belki.

Türkiye'de sanat eleştirisi müessesesinin varlığından bahsedilebilir mi? 

Türkiye'de sanat eleştirisi ne yazık ki kişiler tarafından konuşuluyor. Popüler isimler arasında konuşuluyor. Güncel sanat ve ona karşı çıkanların örneğin bir dönem tartışması olmuştu. Resim yapılamaz, öldü gibi tartışmalar oldu. Ben örneğin, ikisine de dahil değilim.

Önemli olan sözünü söylerken hangi malzemenin sana yakın durduğudur. Video-art yaparsın, video işine yaradığı için yaparsın. Neyi nasıl söyleyebileceğin önemli. Söylem ve araç birbiriyle bağlı şeyler.

Mesela, şimdi fotoğrafçılık konusunda yaşanan bir durum var, makinelerin ucuzlamasıyla birçok fotoğrafçı ortaya çıktı. Çizim konusunda da, akademiler ve teknoloji bir sürü çizer ortaya çıkardı. Eğer 'daha iyi', 'daha hakiki' diye bir şey varsa, bunu değerlendirebilecek bir yer var mı?

Şu anda öyle bir şey yok; ama bütün bunların çoğalması, insanların bir şeyler yapması bence iyi bir şey, şu açıdan da iyi. Tekelleşmeyi kıran bir şey. Kutsal sanatçıları ve tabuları ortadan kaldıran bir şey. Tabii bunu değerlendirebilecek birileri yok; ama tartışılıyor, konuşuluyor, yine de gerçek tartışmalar ortaya çıkmıyor.

Mesela, şu heykel tartışması. Birdenbire Mehmet Aksoy'un heykelinin yıkılması mevzusu çıktı ve ucube lafı dolaştı; bana da mesaj gelmişti, ben katılmadım. Çünkü dikey bir şeydi, C4'lerle yıkılabilecek bir şeydi. Hamasi bir dil vardı arkasında.

Kadın deyince, yaptığı heykellerde hamile bir kadın görülüyordu. Her şeye bakışında erkek bir dil kullanıyordu; ama ben orada aynı zamanda Tayyip Erdoğan'ın “tez yıkıla” cümlesinin arasında kalıyordum.

Bir yanda yakıp yıkan bir dil var, diğerinde de aynı dil var. Sanırım arada kalıyoruz.

Her konuda böyle bir şey var. Bu eleştirel dil, bu iki dilin arasında bir şeyler söylemeye çalışan insanların dili oluyor. Örneğin, bu heykel mevzusu ve kamusal alan hiç tartışılmıyor. Bu kamusal alan meselesi. Bela gibi o heykeller, ben onları görmek istemiyorum. Örneğin Beşiktaş'taki heykel. Üstlerinde Atatürk olduğu için değil sadece, o dikeylik ve kalıcılıkla rahatsız edici bu heykeller.

Örneğin, Türkiye'de şöyle bir durum var. Çok büyük heykeller ve gravürlerin dibinde kocaman bir yoksulluk var. Bu öyle ya da böyle sınıfsal bir nefret oluşturmaz mı? Bir yanda sanat, öte yanda yoksulluk var.

Umarım insanların tepki duymasına yol açıyordur bu; ama öyle bir kutsallık yaratılıyor ki, insanlar bir şekilde bunlara yatırlara bakar gibi bakıyor. Keşke bu insanlarda bir şey yaratsa da insanlar tepki gösterseler. Ama bu tarz heykellerin ve temsil edilen kişilerin öyle bir kutsallığı var ki, kutsallık üstüne kutsallık biniyor böyle durumlarda.

Örneğin sol içinde kendimizi değerlendirirken, bu heykel ve sanat mevzusunda bizim de pek kafa yorduğumuzu düşünmüyorum. Örneğin, Stalin yahut Che heykelleri dikilse Türkiye solunun çok farklı bir tepki vereceğini sanmıyorum; acaba bu ideolojinin alt kodları göremeyecek kadar bir şeyleri mitleştirmesi mi problem?

Evet, asıl mesele o galiba. Sadece heykel sanatçıları tartışmamalı bunu. Mitleştirmek işte mesele. Orada Mehmet Aksoy'un heykeli adına barış da dense bir şey ifade etmiyor. Bana o dikilen Atatürk heykeliyle farklı bir şey ifade etmiyor. Örneğin, bir heykeli bana soruyorlar. Bunu gelip sana da, bir başkasına da sormak gerekiyor.

Türkiye'deki güzel sanatlar başlığı altına toplanmış sanat eğitimine nasıl bakıyorsunuz? Yahut, sanat eğitiminin, özerk olmayan bir kurumda verilmesinin sanatın ruhuyla ilişkisi nedir sizce? Acaba, ekoller için müritler üreten bir sanat eğitim sistemini yeşertiyor olabilir miyiz?

Sorgulamalara alan açan, aramaya düşünmeye yönelten bir eğitim sistemimiz olmadığı çok açık. Sanatın sorgulayıcı, arayan, deneyen, yıkıp kuran, tekrar yıkıp kuran ‘ruhu’nu öldüren, belli bir normun içinde tekrarlarını üreten, öğreten bir eğitim sistemi; tabii ki ‘müritler’ yetiştirecek.

Güzel Sanatlar adından da başlayarak bu eğitim konseptini alaşağı etmeden hiçbir şey yapılamaz bence. Onunla uğraşmak yerine hayatın içinde akabilen, insanların potansiyellerini tam olarak kullanabildiği, bağımsız kişiliklerin yeşerebileceği alternatif alanlar oluşturulmalı diye düşünüyorum.

Sanatın yeni, gerilla formları var, bir yandan da internet gelişiyor. Sanatın, yeni sergilenme biçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Yakın dönemde gerilla formların güçleneceği aşikâr, bir yanda da internet var, o da orijinal eserlerin bir şekilde dağıtımını kolaylaştırıyor ve illegal yollardan sanatçını gelir elde etmesini engelliyor. Burada gidişat nereye varır sizce?

Güzel Sanatlar Sistemi’nin kendinden menkul aşkın hali, modernist sanat ve sanatçı ideali sorgulanarak; sanat sisteminin iktidarla kurduğu ilişkiler ağını eleştiren, karşı çıkan, protesto eden, delen işler üretildi.

Sanatçılar giderek, özellikle de güncel sanat alanında kamusal, politik meselelere doğrudan yaklaştılar son yıllarda. Ancak sistem kendine en karşı olanı bile içine alıp öğütüyor ki en protest iş bile kendini iktidarın yeni ağının içinde bulabiliyor.

Sanatın metalaşmasına, alınıp satılırlığına karşı yapılan birçok iş çok büyük meblağlarla satışa sunulur, şaibeli sponsorların desteğiyle çok büyük meblağlarla üretilir oldu. Politik olma iddiasındaki birçok sanat eylemi, güncel politik eylemelerden soyutlanarak, özel ve aşkın bir alan olarak yeniden kuruluyor sanki. Yeni otoriteler, yeni peygamberler ve onlardan onay alma halleri gelişiyor.
 
Hiçbir iktidar ilişkisi barındırmayan, hiçbir kurum ve otoriteden icazet almayan, kendini güncel politik eylemlerin kıvrımlarına bırakmaktan çekinmeyen sanat eylemeleri. Bu anlamda, ‘gerilla formu’, internetle açılan yeni mecralar akışkan halleriyle buna imkânlı.

Ama bir yandan da Küçük İskender’in cümlesi aklımda dolaşıyor. “Tüm vosvoslar büyüdüğünde limuzin olmak istiyorlar” diyordu.

(Mesele Şubat 2012)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Eve Arnold: Beyaz Kadının Kara Hakikati Arayışı


Fotoğrafçılarla ilgili hikâyeler bitip tükenmez. Gerçeğin, hakikatin tutumunu belgelemeyi görev edinmiş o cesaret timsalleri, fotoğraf çekerlerken şu malum ‘basın mensupları’ konulu karelerin çok ötesinde bir şeyi anlatırlar; onlar, haber fotoğrafçıları, insanlık ulusuna mensup, muktedire değil hakikate taraf, evrene dair üçüncü gözlerdir. Üstelik ne sesleri vardır, ne kalemleri, tek bir fotoğrafla, sayfalara dökülecek o hakikati, bütün o savaşların, acının orta yerinden haykırıverirler…
Yukarıdaki fotoğrafa iyi bakın; zeminin üstünde, size hiç de ‘konforlu’ ya da ‘ergonomik’ gelmeyen biçimde duran o kadının, yüzündeki o çizgilerin her biri hakikatin omzuna yüklediklerinden ibaret. Şimdilerde, fotoğrafçılığı bir kameraya sahip olmaya eşdeğer görenler için, bu fotoğrafın ifadesi yalnızca bir ‘karizmatik an’ olabilir.
Oysa Eve Arnold, insanlığın ta kendisiyle sınavında, hepimize notu veren, objektiflerin subjektif ve kamusal yarar odaklı olduklarında da değerli olduğu zamanların temsilcisi olarak orada duruyor. Her bir kırışıklığında, her bir çizgisinde, hakikatin izini taşıyor. Bizeyse o ömre ve o ömre sığan fotoğraflara bakış atmak kalıyor.
Eve Arnold’un 100 yıllık ömrü 1912 Nisanı’nda, Philadelphia’da dokuz çocuklu ailenin kızı olarak başlamıştı. Annesi ve babası Rus musevilerdi. Babası, iyi eğitim görmüş biri olmasına rağmen, Eve’in çocukuğu yoksulluk içinde geçti. İki dünya savaşı, onlarca savaş, az da olsa barış gören Arnold’u önemli kılan detaylardan biri de Magnum Fotoğrafçıları’nın ilk kadın üyesi olmasıydı. Amerika’da merak saldığı ve New York’taki Yeni Sosyal Araştırmalar Okulu’nda Alexei Brodovitch eşliğinde öğrendiği fotoğraf sanatı Arnold’un hayatının hep ortasında durdu.1 Oysa fotoğrafçılığa başlaması fazlasıyla garip bir öykünün sonucuydu.
Eve Arnold tıp okumaya heves etmişti; ancak erkek arkadaşının ona aldığı kamera hayatında çığır açtı. Fotoğrafa ilişkin ilk tecrübelerini bu kameranın ardından gelen süreçte edindi. Bir bakış açısı vardı elbette; ama bu kendisinin de belirttiği üzere sınırlı bir bakış açısıydı.


Irkçılığın ve Yoksulluğun Ortasında

İlk fotoğraf çalışması, ırkçılığın dorukta olduğu yılların Amerika’sında bir Afro-Amerikan defilesiydi. Bu çalışmasıyla, Magnum Photos’un ve Henri Cartier-Bresson’un ilgisini çekecekti.
Batı’nın Arap Dünyası’nı çok uzak gördüğü bir zaman diliminde, 1960′ların sonunda başlayan bir süreçte Arnold, Arap Dünyası’nı, Arap ülkelerindeki günlük hayatı ve iktidar ilişkilerini inceleyen bir foto-belgesel çabasına girişti. Keza, çalışmaları arasında Amerika’daki Siyahların mücadelesine de önemli bir yer ayırmaktaydı. Nitekim, Malcolm X’le ve Kara Panterler’le ilgili hatıralarını anlatırken şunları söylüyordu:


Siyahi Müslümanlar beyaz basını aşağılık bulurlardı; bu yüzden ancak bir yılda içeri girebildim. Bir film yapımcısı aracılığıyla, Louis Lomax adlı bir ‘arabulucu’dan haberim olmuştu. Bir öğle yemeğinde buluşmak ve haberi konuşmak üzere sözleştik. Lomax tam iki saat gecikti, geldiğinde kendine bir içki aldı ve bana bakıp, benim Müslümanlar hakkında bir haber yapmak istemediğimi, tek istediğimin siyahi bir adamı yatağa atmak olduğunu söyledi. Öfkeyle yerimden kalkıp, çıktım. Peşimden geldi ve bunun bir test olduğunu söyledi; istediğim buluşmayı 1.000 dolar karşılığında ayarlayacağını ekledi. Ödemeyi yaptım ve böylece Siyahi Müslümanların arasına girebilmem sağlanmış oldu.2


Bir fotoğrafçı olmasının yanı sıra, siyahların dünyasında hakikati arayan bir kadındı. Bu onu hep ‘şüpheyle bakılan biri’ konumunda bırakıyordu. Herkesin kafasında onunla ilgili soru işaretleri vardı. Oysa o, kendi soru işaretlerinin peşinden koşmaktan başka bir şey yapmıyordu. Evrenin iktidar ilişkilerinin ona ‘zayıflığı’ olarak sunduğu her şeye dair sorularından şöyle bahsediyordu:

Aynı tema işlerimde birden fazla kez görülebilir. Ben yoksuldum, yoksulluğu belgelemek istedim, bir çocuk yitirdim ve kafayı doğuma taktım; siyasete ilgim vardı ve siyasetin hayatlarımızdaki etkisini görmek istedim, bir kadınım ve kadınları bilmek istedim.3


Hayatı Öğrenme Biçimi Olarak Fotoğraf

Kısacası, onun hakikatle ilişkisi ‘görev icabı’ değildi. Hayatın ta kendisiyle savaşırdı ve ondan ‘öğrenme’ yöntemi fotoğraftı. Fotoğrafı birilerini eğitme yahut onların üstünde otorite kurma enstrümanı olarak kullanmadı; fotoğraf onun için yalnızca üstüne düşünülecek bir uğraş değil, bir şeylerin üstüne düşünme biçiminin ta kendisiydi.
Arnold’un neler yaptığına baktığımızdaysa ortaya Marilyn Monroe’nun fotoğraflarından, Amerikan First Lady’lerinin portrelerine kadar birçok özel iş geliyordu. 1979′da Çin’e gitti; ardından Küba’ya gidip otuz yıl önce fotoğrafladığı ailenin yeni kuşaklarının fotoğraflarını çekmesi hayatındaki güzel rastlantılardan biriydi. 1980′de Brooklyn’de ilk sergisini açtığında artık altmış sekiz yaşını görmüş bir fotoğrafçıydı.
Kraliçe Elizabeth II, Senatör Joseph McCarthy, Jacqueline Kennedy, Malcolm X, Joan Crawford ve Marilyn Monroe gibi isimlerin yanı sıra ‘sıradan’ olarak adlandırılan, ama ‘imaj yapım çalışmaları’na maruz bırakılmamış insanlar çekti; onlar için uzaklardaki ülkelerde yaratılan imajları alt üst etti.
İnsanlık tarihinin bütün ötekilerinin üzerine örtmekte bir an olsun tereddüt etmediğimiz, Yıldırım Türker’in “yüzündeki sinekleri kovmaktan vazgeçmiş sümüklü bebekler” olarak algıladığımızı yüzüne vurduğu o insanların ‘ânları’nı haberleştirdi. Acıların uzaklaştırılmasına değil, onların dibimizde olduğuna ikna etmeye çalıştı bizi.
Kadının Erkten Sıyrılan Gözü
Kadınların fetişize edildiği dünyada, kadın gözüyle kadınları çekebilme şansı vardı. Fotoğraflarındaki kadınlar da adamlar da o korkunç iktidarın cazibesinden uzaktalardı. Oysa, fotoğraflarıyla politika yaptığını görmek kolaydı. O siyah çocuğun ellerini iki omzuna dayamış güçsüzlüğü de Marilyn Monroe’nun masumiyetini de görebilecek kadar açık zihinliydi. Evren algısını sınırlara hapsetmemişti.
Beyazlığını da kadınlığını da asla birer ‘avantaj’ olarak kullanmadı. Fotoğrafladığı hakikatten kendini soyutlamadı, savaşın ‘egzotik’ yahut ‘oryantalist’ bir yorumu yerine, orada olmanın peşine düştü.
‘Ünlülerin arkadaşı’ olarak tanımlamak sanırım Arnold’u küçümsemek olur; fotoğrafını çektiği asrın insanlarından en çok Marilyn Monroe’yu sevdi. On yıl boyunca hayatını karelerle ifade ettiği o kadının radikalliğinin vesikasıydı işleri. Life, Esquire, Harper’s Bazaar ve Paris-Match gibi dergiler için foto muhabirliği yaptı. İrlanda’nın Sunday Independent gazetesi özellikle Monroe fotoğraflarının önemine şöyle değiniyordu: “10 yıl boyunca yakından fotoğrafladığı Marilyn Monroe’nun 1961 yılında başrolünü oynadığı “Uygunsuzlar” adlı filmin setinde çektiği kareler adeta bir başyapıt oldu. Bu film seti parlak kariyerlerinin başındaki iki kadının şöhrete attıkları ilk adımlarına sahne oldu.”

Tarihi sorduklarında, “Oradaydım,” diyebileceklerden biri olmanın yanı sıra, bir pişmanlığına rastlamadığımız sayılı hakikat tanıklarından biriydi. Doksan dokuz yaşında onu yakalayan ölüm, asırlık bir çınarı deviremedi. O tarihin ‘kalıcılaşması’ ve ders çıkarılır hâle getirilmesinin peşindeydi.

Kendiyle aynı adı taşıyan galeri sahibi Stephen White onun sosyal olarak önem arz eden, II. Dünya Savaşı sonrası dönem fotoğrafçıları arasında çok ciddi bir yere sahip olan bir fotoğrafçı olduğuna değiniyordu.
Sadece Londra’da 1996′da açılan retrospektifiyle bile 62 bin insana ulaşan ve aklımıza görüntüler kazıyan kadın, 20′ye yakın ödülden çok fazlasını, 20. yüzyılda kadın ve dürüst olabilme tecrübesini hediye etti hepimize, üstelik sözle değil, doğru anda doğru yerde ve en ‘güzel’ bakış açısına sahip olarak.
Onun fotoğrafını ve fotoğrafçılığını en iyi ifade eden belki de İtalya’dan Corriere Della Serra ise eşsiz gözlemciliğini öne çıkaran ifadesiydi : “Küba’da bir rom şişesinin ardındaki genç kızın dramatik yalnızlığını ya da Güney Afrika’daki bir grup Zulu kadınının umutsuzluğunu anlatacak kadar başarılıydı. Fotoğrafları hassas, derin ve duyarlı bir kadın bakışının zenginliğiydi. Ve bu bakış bazen sertleşse bile yumuşaklığını hiçbir zaman kaybetmiyordu.”

1) http://bit.ly/A1C22K.
2) Magnum Stories, s. 16.
3) Cape Jonathan, Eve Arnold, Unretouched Woman, 1976.

Sarphan Uzunoğlu - Mesele
(Mesele Dergisi’nin Şubat 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

7 Şubat 2012 Salı

Elif Şafak’ın “İskender”i: Kadın Cinayetlerinin Suçunu Yine Kadınlara (ve de Kürtlere) Sıçratmak - Şöhret Baltaş



Tarihin hangi döneminde yaşadığımız, hangi müziği dinlediğimizden ne okuduğumuza kadar pek çok alanda bize bir çerçeve çizer. Gelecek perspektifinin somut bir umuda dayandığı bir dönemde, şarkılar da, şiirler ve romanlar da zamanın ruhunu yansıtır ve neredeyse tümü beraberce harcanan emekle kurulacak geleceği betimler. 


Geleceğe dair somut perspektifin insanların elinden alındığı, uluslararası kulislerde ve devletin ‘derinlikleri’nde çizilen yapay ‘gelecek’ şablonlarının kitlelere yutturulmaya çalışıldığı dönemlerse, her açıdan karanlıktır. Ve o dönemlerde, insanın geleceğini kendi ellerine almasını savunan romanlar, şarkılar, filmler yargılanır, kovuşturmaya uğrar, ama her şeye rağmen insanın hiç bitmeyen arayışını onlar temsil eder.

Tam otuz bir yıldır, geleceğini nasıl kuracağına dair perspektifi elinden alınmış bir ülkede yaşıyoruz. Biraz deneyip yanılarak, didişerek, yanlış kavgalar edip bolca hataya düşerek de olsa, bu ülkede otuz bir yıl önce insanların beraberce yürüdüğü bir gelecekleri vardı. 



İşte bu topluma o tarihte yapılan en büyük kötülük, onu ‘geleceksiz’ bırakmak oldu. Şimdi gelecek tasarımı, ‘toplum mühendisleri’nin elinde gibi görünüyor ve bizler de hayatımızı anlamlandırma iddiası taşıyan edebiyatı izlemeye devam ediyoruz; hangisinin ışığı bizi yarına taşıyacak, anlamaya çalışıyoruz.


Tuzaklı  Edebiyat

Elif Şafak’ın çok satan romanı Aşk için yazdığım eleştiriden sonra, şimdi de İskender hakkındaki bu satırları okuyacaklar için öncelikle bir noktayı belirtmem gerekiyor. Elif Şafak’ı izliyorum, pek çoğumuz gibi; bir edebiyatçı olarak yazdıklarını merak ediyorum, her satırda konunun yanı sıra yazım dilini de fark ederek ilerlemek bir okurun sürükleyici bir romandan duyabileceği hazzı yaşatıyor bana. 



Ancak Elif Şafak, bu edebi yolculuğa ara verdiğim her noktada, içimde tuhaf, buruk bir tedirginlik oluşmasına yol açıyor; beni bildiğim, inandığım şeylerden uzak bir noktaya düşürüyor; roman kurgusu içindeki çatışmanın çözümünü, her zaman ve ısrarla, çerçevesi son derece muğlak çizilmiş ama hedefi bir o kadar net bir ‘anlayış’a bırakıyor. 

Yani sözün özü, Elif Şafak’ın sürükleyici satırları, ustaca kurgulanmış konuları ne yazık ki okuru bir tuzağa düşürüyor. Bu tuzağa, bir dünya görüşü çerçevesinde hayatı yorumlayanlar da düşebilir elbette, ama daha önemli ve vahim olanı, bu tuzaklı kurgu, herhangi bir perspektife sahip olmayan ve sevdiği yazarları referans alan genç okur için tehlikeli bir kanaat önderliğine dönüşüyor.


Bu yüzden, bu tuzaklı edebiyatı çözümlemenin ve tıpkı “Hansel ve Gretel” masalındaki gibi ormanın derinliklerine doğru yürürken zevkli ve heyecanlı olan bu yoldan geri dönmek istediğimizde kaybolacağımızı hatırlatmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yolu bulmak için attığımız ekmek kırıntılarını artık her yere oburca saldıran kara kargalar yiyip bitiriyor..


Esma, Naze, Pembe, Cemile... Ama İlle de İskender


Kitap, daha kapağından düşündürmeye başlıyor beni aslında. Bir kadın olarak baktığımda, ‘İskender’ olduğu belli bir erkek sureti içinde Elif Şafak’ın yüzünü yadırgatıcı buluyorum. Ama bu bir ironi de olabilir; ne de olsa edebiyat, her cinsten, her ırktan, her sınıftan insanın yerine kendini koyabilme becerisiyle ortaya çıkan büyülü bir dünyadır. O halde, bir yana bırakıyorum kapağı, kitabın ilk sayfasını açıp okumaya başlıyorum.

Hikâye “Esma”yla başlıyor. İskender’in kız kardeşi Esma, “annesinin hikâyesinin unutulmasına asla izin vermeyeceğine yemin etmiş olduğu” için yazıyor bu hikâyeyi. İki kadınla karşılaşıyoruz yani daha ilk satırlarda, Esma ve annesi Pembe. 
Devam ediyor: “...İskender. O benim ağabeyim. O bir katil.”
İşte romanın düğümü burada, daha ilk satırlarda başlıyor. Anlıyoruz ki bir Pembe var, hikâyesi hatırlanası bir kadın; onun anısına bağlı bir kız evlat ve annenin katili İskender. ‘Neden ve nasıl’ diye sorarak ilerleyeceğiz artık ve yazar bize bunu anlatacak.
Roman, karakterlerin her birini ayrı bir bölümde ele alarak kurgulanmış. Sadece Esma ve İskender ilk ağızdan anlatıyorlar olanları; diğerlerinin hayatını yazarın ağzından dinliyoruz. Karakterlerin her birine ayrı bölüm verilmesi, aslında yazarın tüm karakterlere eşit mesafede durmasını sağlayabilen bir kurgu şekli gibi görünüyor.*
Özellikle çatışma yaratan olayın farklı kişiler açısından farklı biçimlerde görülüp yaşandığını anlatırken, okurun olaya dahil olan bütün bakış açılarını görmesi açısından oldukça elverişli. Tabii, aslında bütün karakterleri yazarın yarattığını hatırlarsak, burada yazarın olaya bakış açısı önem kazanıyor. Yani okur, farklı karakterleri dinlerken aslında yazarın onu ulaştırmak istediği noktaya doğru bir yolculuğa çıkıyor, bunu akılda tutmak lazım.
Bu açıdan tekrar kapağı düşünüyor insan ve neden Naze, Pembe, Cemile, Esma varken ve bir kadını katletme hikâyesinin başrolünü hepsi hak etmişken, neden yazar, yüzünü ödünç vermek için İskender’i seçmiş diye soruyor ister istemez... Yoksa bu kapak, farklı karakterlere anlattırılan hikâyenin son noktada bizi götürmek istediği durak hakkında bir ipucu mu?


İhanet Eden Kadın-Anne

Pembe, kız evlat doğurmaktan azap duyan Naze’nin ikiz kızlarından biri. Anası Bext ve Bese, yani Kader ve Yeter adlarını veriyor kızlarına, aklı  sıra Rabbine mesaj vermek için ama kocası Berzo, Allahın gücüne gider diye Pembe ve Cemile adlarını ekliyor kızlara. Bu arada kullanılan adlardan, bu ailenin Kürt olduğunu anlıyoruz, bunu aklımızda tutalım, çünkü romanın alt metnini anlayabilmekte yardımcı olacak bize.

Pembe ve Cemile’nin, erkek çocuk isteyen Naze ve Berzo’nun kederi olarak dünyaya geldiğini öğrendikten sonra İskender çıkıyor ortaya. Pembe’nin oğlu, Esma ve Yunus’un ağabeyi, ailenin ilk çocuğu ve üstelik ‘erkek’. Pembe’nin kız evlat olmanın ‘kusuru’nu taşıyan bilinci, ilk çocuğu olan oğluna kul köle olmasına yeter. 
Yani daha doğuştan kıymetli bir çocuktur İskender. Annesiyle ilgili ilk hatırasının da, kandırılmakla ilgili olması ilginçtir. Sünnetçiden kaçan İskender, ağaca tırmanır ve annesi onu sünnet ettirmeyeceğine söz vererek ağaçtan indirir, sonra da sünnet ettirir. İskender, bunu hiç unutmaz, en güvendiği kadının, annenin onu kandırmış olması aklına silinmemecesine yerleşir. 
Kapaktaki İskender’in yüzündeki yazar, bakış açısına dair ilk verileri sunmaya başlar. Söz veren ve anında sözünden dönen kadın-anne, güvenen ve kandırıldığı için hayal kırıklığına uğrayan erkek çocuk... (Dönek anlamına gelen ‘kancık’ sözcüğünün dişi hayvana verilen ad olduğunu hatırlayalım mı?)


 Sünnet esnasında donuk ve tepkisiz durmasının tek bir sebebi vardı: Annesinin onu nasıl ve neden kandırdığını düşünüyor olması. Hazmedememişti İskender bu ihaneti. Sevip de kandırmayı. İnsanın canı kadar sevdiği birini oyuna getirebileceği aklının ucundan dahi geçmemişti. O güne dek bilmezdi, birine bütün kalbinle muhabbet besleyip yine de onu incitmek istemenin mümkün olabileceğini.
Sevginin ve aşkın karmakarışık halleri üzerine aldığı ilk hayat dersiydi bu (s. 27).


Her dakika “Buyur sultanım”  diye seslenen, ölçüsüz şımartmakta beis görmeyen annenin bu ihaneti,  anne katili olacak İskender’i anlamamız için; daha da ötesi kadınları hiç anlamayan, anlamak da istemeyen, onları sadece “cilve yapan, naz eden, asla güvenilmemesi gereken, sahip olunan, ihanet ettiği düşünüldüğünde cezalandırılması gereken kancıklar” olarak gören erkek toplumu anlamamız için yazarın bize gösterdiği bir ‘temel’ olabilir mi acaba?
Büyüdükçe, annesinin ‘kıymetlisi’ olmakla göçmen olmanın ezikliği arasında gidip gelen ama her şeye rağmen büyük bir özgüvenle şekillenen bir karakter resmediliyor İskender’de. Cazibesini ‘delikanlı’ olmasından, fazla konuşmamasından, ‘cool’ olmasından, kimseye aldırmayan ve burnundan kıl aldırmayan tavırlarından alıyor. 
Öyle ki, erkeklerle aynı haklara sahip olmamasını sorguladığı, evliliği ve yaşıtı kızların kör aşklarını saçma bulduğu için İskender tarafından ‘tuhaf bir kız’ diye nitelendirilen kız kardeşi Esma’nın bütün arkadaşları kapılıyor onun büyüsüne. Malum, ‘bunalımlı ve sert’ görünen erkeği kollarında iyileştirme takıntısı, bütün kız çocuklarına binlerce kez tekrarlanan “anaç ol, sevecen ol, yuvayı dişi kuş yapar” tembihlerinin kaçınılmaz sonucu...
İskender’in adını alma öyküsüne de, bu açıdan dikkat etmemiz gerekiyor. Kadınların bir yandan anaç ve sevecen olmayı bellerken, öte yandan nasıl erkekleri tercih ettiklerini de minicik bir ‘mesel’le anlatıyor yazar.
Pembe oğlunu doğurduğu gece korkunç  bir kâbus görüyor ve ikizi Cemile de onu cinlerin ziyaret etmiş  olabileceğini söyleyerek onlardan kurtulmanın türlü yollarını anlatıyor. Hepsini uygulayan Pembe, çocuğuna isim vermeyi reddediyor, isimsiz birine Azrail’in gelemeyeceğini düşündüğü için. Sonunda artık bir isim vermesi gerektiğinde, köyünün yaşlı bilgelerine danışmasını öneriyorlar. 
Hikâye uzun. Pembe köyde karşısında çıkan meczup bir kadının dediği iki isimden birini seçiyor. Kadın şöyle diyor:
Biri Selim. (...) Evladın yumuşak huylu, merhametli, vicdan sahibi olsun istersen ona bu ismi ver. (...) İkincisi, askerlerinin önünde yürüyen, aslanlar gibi savaşan, her muharebeyi kazanan, düşmanlarının yüreklerine korku salan, diyar üstüne diyar, taht üstüne taht fetheden, Doğu ile Batı’yı birleştiren, hep daha fazlasını isteyen anlı şanlı bir kumandan ve hükümdarın adı. Evladın da onun gibi bir ordu insana liderlik etsin dilersen ona bu ismi ver.
“Bu daha iyiymiş,” diyor Pembe ve biricik oğluna İskender ismini veriyor.
Neyi seçiyoruz biz kadınlar yani? Bu bizi ezen, hep önümüzden yürümeyi isteyen, her muharebeyi kazanan, yüreğimize korku salan, bedenimizi ve ruhumuzu fethettiğine emin olmadan işin peşini bırakmayan ve hep daha fazlasını isteyen bir ‘kumandan ve hükümdarlar’ toplumu, aslında bizim seçtiğimiz, bizim sebep olduğumuz bir sonuç mu? 
Son tahlilde insanlar seçtiklerini mi yaşarlar yani? Verili bulunan toplumsal koşullar, mülkiyet düzeni, cinsler arası ezme-ezilme ve iktidar ilişkileri falan filan fasa fiso da, aslında biz mi seçiyoruz bu hayatı?
Nihayetinde bir roman, bu kadar da didiklememek lazım deyip geçip gidebiliriz elbette, ama öyle mi gerçekten? Geçip gittiğimiz kaç yüz bin tane şeyin alt metni nasıl belirliyor hayatımızı acaba?


Naze’den Esma’ya Romanın Kadınları

Pembe ve Cemile’nin annesi Naze, oğlan doğuramamış olmaktan muzdarip bir kadındır, zaten ölümü de sonuncu çocuğunu doğurma inadından olur. Kızlarını kızlarını okutmaya heveslenen Berzo’yla alay eder; kızlarının ‘koca bulmak’tan başka yapacağı bir şey yoktur ona göre. 

Berzo ise kızlarının anayasayı  öğrenmelerini, kocalarına boyun eğmemelerini ister. (Aynı Berzo’nun, sevdiğine kaçıp adam onu ortada bırakınca geri dönen kızı Hediye’nin ‘töre gereği’ kendini asmasını sağlaması da tuhaf bir çelişkidir.) 

Naze, kadınlarla erkeklerin farklılığını  kızlarına anlatırken ‘ak patiska’ benzetmesi yapar, patiskanın üstündeki küçücük bir leke hemen fark edilirken erkeğin kalın kumaşına bir şey olmayacağını anlatır. 

Daha başından itibaren oğlunu neredeyse başında taşıyan, bir dediğini iki etmeyen ama bir yandan da en sevdiği oğluna ilk hayat dersini vermiş olan Pembe, aslında ikizini sevmiş olan ama Cemile’nin bekâreti şaibe altında olduğu için kendisiyle evlenen Adem’i “köyden çıkıp uzak diyarlara gidiş bileti” olarak görür. 
Köyün dar sınırları yetmez ona, ikizi Cemile’nin aksine sükûnetten hoşlanmaz, duygusal değildir, maceradadır aklı. Ama daha küçük bir kızken denizci olmayı ve liman liman gezmeyi düşleyen Pembe, ilk çocuğu İskender’in doğumundan sonra batıl inançlarla yaşayan, kapana kısılıp kalmış bir göçmen kadın haline gelir. Hatta annesinin ‘ak patiska’ örneğine vaktiyle çok kızmış olmasına rağmen yıllar sonra kendini, kızı Esma’ya aynı şeyi anlatırken bulur.

Cemile ise, köyde, ebelik maharetinin verdiği gerçeküstü algıyla da beslenen cinsiyetsiz hayatından hoşnuttur, en azından yakınmadan yaşar. Zaten hayata bakış açısı da kabullenmeye, Yaradan’ın verdiğini sorgulamadan yaşamaya dayanır. Pembe’nin babasıyla kurduğu yakınlığın aksine annesinin kızıdır o. Beklentisiz, verilenle yetinen, tevekkül sahibi Cemile romanda Pembe’ye göre daha ‘olumlu’ bir karakter olarak çizilir.

Esma ise, “Yalnızca kaybedenlerden hoşlanır,” diye tanımlanır İskender tarafından (s. 253); kurbağa tarafından avlanan salyangozun tarafını tuttuğu için endişelenir annesi; erkek adlarını beğenir, onların ‘cesaret, iktidar ve yetki’ içerdiğini, kadın adlarınınsa gerçeklerden kopuk, masalsı ve saçma olduğunu düşünür.  
Annesiyle arası ise ergenlik çağına girdiğinden beri bozuktur:


Yakın zamana kadar annesiyle arasından su sızmazdı. Memeleri büyümeye başlayınca her şey değişmişti. Bekâret meselesi Pembe’nin ilgilendiği tek konu haline gelivermişti. Esma’ya sürekli asla yapmaması gerekenler hakkında nutuk atıyordu. (...) Oysa Pembe oğullarını aynı kısıtlamalarla yetiştirmiyordu. Hadi Yunus daha küçüktü diyelim, ama İskender’e karşı tutumu tamamen farklıydı. İskender’in her hareketini kollaması gerekmiyordu. İçinden geldiği gibi davranabilirdi. Alabildiğine serbestti (s. 256).


Romana yan figürler olarak girip çıkan İskender’in sevgilisi Kate, Adem’in tutulduğu Roksana da dahil olmak üzere, Esma dışındaki bütün kadınlar mevcut değerler sistemini sorgulamayan, ucundan kıyısından baş kaldırmaya meyletseler de bunu sonuna kadar götüremeyen, kabullenici karakterlerdir. 
Esma aralarında en farklı olanıdır ama o bile ‘erkek gibi’ olmayı özgürlük sanmaktan çok öteye geçemez. Romanın çözüm bölümlerinde, Esma’nın, ağabeyinin annesini öldürmesinde kendisini de dolaylı olarak suçlu bulduğuna tanık oluruz. Daha öncesinde, küçük kardeşi Yunus’la ilgilenmediği için annesini (terk edip giden babayı değil, anneyi) suçlayan, Pembe’yle ilişkisi olan Elias’a hınçla davranan da aynı Esma’dır zaten. 


Bir Erkek Nasıl ‘Erkek’ Olur

İşte böyle bir kadın dünyası  içinde yetişir İskender. En sevdiğini bile kandırabilen kadın-annenin ‘ihanet’ dersinden sonra ikinci ‘erkeklik’ dersini babasından alır. Kurban bayramında aldıkları koçun kesilmesine kıyamaz ve babasından onu kesmemesini ister. 

Babası kabul etmiş görünür, oysa bayramın ilk günü kesilen koçla yapılan et yemeği konur önüne. Yemek istemeyen İskender’in yüzünü zorla yemeğin içine sokar baba (aslında dayakçı bir baba değildir ama tam evden kopmaya başladığı, bunalım dönemindedir). İskender ilk kez o gün, asla zayıf davranmamaya dair yemin eder kendine. Kavgacı kişiliğinin tohumları atılmaktadır.
Anneyse, “paşam, sultanım”  diye çağırdığı oğlunun, okulda kendisini döven arkadaşlarından aldığı intikamı öğrenince, şikâyetçi olan veliye yalan söyler, oğlunu ele vermez ve İskender onun gözlerinde “bir gurur ışıltısı” görür (s. 236). Oğlunun kavgacılığından gurur duyan, onu bilinen anlamda ‘erkek’ olması için kollayıp teşvik eden Pembe, bir kez daha ‘annelerin yetiştirdiği oğullar toplumu’ söylemini güçlendirir.
Kumar bağımlısı olup durmadan para kaybeden ve Pembe’nin evin sorumluluğunu üstlenmesine yol açan, sonra da Roksana adlı kadına tutulup evi tamamen terk eden baba Adem’in geçmişinde de bir ‘anne’ travması vardır.
‘Normalde’ iyi ama içkiliyken kavgacı ve şiddet uygulayan bir adam olan babasına daha fazla dayanamayan anne, önce oğlu Adem’le beraber ölmeyi dener, başaramaz, daha sonra da bir başkasıyla kaçar. 
Annesiyle birlikte ölümün soğuk gölgesini hisseden Adem, onun hakkında ağabeyi Tarık gibi kesin bir yargıya sahip değildir (“‘Anamız şırfıntının tekiydi,’ dedi Tarık”, s. 77) ama hep bir eksiklik hisseder, bir türlü tamamlayamadığı geçmişinde yaşar.
İskender evi terk eden babasına öfkelenir ama ‘babaya duyulan öfke’ bile ölçülüdür; bu konuda soru soran birine, “Kendine başka yaşam kurdu, hepsi bu,” der. (s. 292) Annesinin ise bırakalım kendine başka bir hayat kurmayı, sinema karanlığında platonik bir sevgi yaşama hakkı bile yoktur. 
Bir gün İskender okuldan eve geldiğinde kapı biraz geç açılır, üstelik Pembe’nin bluzunun düğmeleri yanlış iliklenmiştir; eyvah! Bu manzara, İskender’i çileden çıkarmaya yeter ve annesinin infazını planlamaya başlar! (Romanın sonuna doğru öğreniriz ki, Pembe ve Elias hiç öpüşmemişlerdir bile, tıpkı eski Yeşilçam filmlerindeki gibi bir ‘yanlış anlama’ kurbanı olmuştur Pembe.)
Annesini bir başka erkekle olduğu için öldürmekten başka çözüm bulunmadığına inanan İskender, bu ‘işi’ halletmesi için gider, babasını bulur. Giderken aklından geçenler, bir kere daha bakış açısını özetler: Babasını ‘ayartan’ kadını bulup onun bir ailesi olduğunu haykırmak ve sonra da yüzüne kezzap atmak! 
Ama Roksana’dan önce babasıyla karşılaşır. Onu eve çağırır. Baba, baba olmanın iktidarını kullanmakta bir an tereddüt etmez: “Git annenin yanına, kırmayayım kemiklerini” (s. 334). Tartışma büyür. Adem oğluna tokat atar, İskender “yaralı bir hayvan gibi uluyarak babasına doğru” hamle eder, ama babaya el kaldırmak yerine kanlar içinde kalana kadar kafasını duvara vurur.
Ardından annesini uyardığını  öğreniriz: “İşten ayrılacaksın, evden dışarı çıkmayacaksın!” Pembe sorgulamadan uyar oğlunun emirlerine. Elias’a bir daha onunla görüşmeyeceğini haber verecektir. Sevgisiz bir evliliğin ardından çocuksu bir aşkı yaşamaya da hakkı olmadığını sessizce kabul etmiştir. Ama her şey beklenmedik bir şekilde gelişir ve İskender annesini öldürür.
Romanın başından itibaren adım adım izlediğimiz İskender, bütün kızları etkisi altına alan, delikanlı, mert, kavgacı, dürüst erkek, öyle koşullar tarafından çevrilir ki, âdeta iplik iplik örülür onu bu noktaya iten ‘kaderin ağları’... 
İşte bu ustalıklı kurgu, son yıllarda ‘töre cinayeti’ diye perdelenmeye çalışılan kadın cinayetlerine son derece klasik, eleştirel görünmesine rağmen tutucu bir çerçeveyi meşrulaştırmaya yarıyor: “Evet, kadınlar eziliyor, erkekler eziyor ama o erkekleri yetiştiren de kadınlar değil mi?” Tam bir totoloji! 

Dekor Yerine: Kürtler, Marksistler 


İskender
 adlı romanın bir kadın cinayetini, ‘töre cinayeti’ çerçevesinde anlatmak için bir Kürt aileyi seçmesi, sizce de manidar değil mi? “Bu tip cinayetler geri kalmış toplumsal yapıların (yani Kürtlerin) sorunudur” gibi bir yalanla ırkçı yüzlerini maskelemeye çalışanları unutmadınız değil mi? 

O zamanlar Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni olan Ertuğrul Özkök’ün seslendirdiği bu ırkçı yaklaşım, biraz bilinci ve onuru olan herkes tarafından kınanmıştı. 
Şimdi Elif Şafak’ın, bütün bunlardan habersiz, tamamen masumane bir niyetle, Kürt kökenli İskender’i ve Pembe’yi bir katil-kurban ilişkisine örnek olarak anlattığına inandık diyelim, bunun en azından kötü ve önyargıları besleyen yanlış bir seçim olduğunu belirtmek zorundayım. 
Bir edebiyatçı, sadece yazdıklarına karşı değil, sadece okurlarına karşı da değil, hayatın kendisine karşı sorumludur, sorumlu olmalıdır. Çünkü edebiyat, ne ‘hobi’dir, ne ‘ben yaptım oldu’, ne de tek kişilik bir meşgale... Yazar, hayatın düz ya da kırıklı bir hayalini kurguluyorsa eğer, kullandığı sözcükler dünyayı daha güzel bir yer haline getirme kaygısını yansıtmalıdır. 
Kadın cinayetleri, bırakalım Kürtleri, bu coğrafyada ve dahi dünyanın her yerinde almış başını giderken, bu konuyu özel olarak Kürt karakterlerle kurgulamak, ayrımcılıktır ya da en azından bu konudaki ırkçı-milliyetçi önyargıları güçlendirmeye hizmet eder ve bunun da hiçbir mazereti yoktur.
Bunun dışında Elif Şafak’ın, karakterlerini anlatmadan önce, “Kürtçe konuşan öğrencilere tek ayak üstünde dikilme cezası veren Türk öğretmen” dışında, anlattığı insanlar hakkında biraz daha derin bir bilgi sahibi olmasını beklemek de bir okur olarak hakkımız olsa gerek. Sadece Berzo, Naze, Bext, Bese isimlerini kullanıp bir iki Kürtçe deyiş yazarak, bu ‘karton’ karakterlerin canlanıp ete kemiğe bürünmesi imkânsız çünkü. 
Romanın diğer ‘karton’ karakterleri de evsizler. Ailenin küçük oğlu Yunus’un arkadaş olduğu evsizler, bir viraneyi işgal etmişler, orada yaşıyorlar. Anarşistler, feministler, Marksistler, Troçkistler, yani sisteme muhalifler... 
Öyle bir tanımlıyor ki yazar onları; hafif kaçık, en azından ot kullanan, pembe-mavi saçlı bu tipleri ciddiye alıp da üzerinde düşünmeye bile gerek yok! İyi olmasına iyiler, biraz şabloncular, biraz ezberci, ama kötü çocuklar değiller... Ama tarihin çöplüğüne doğru hızla yuvarlanan bu çocukları ciddiye almaya, onlarla uğraşmaya değmez, tek bir fiskeye bakar, yok olmaları an meselesidir zaten!
Aslında Marksistlerin, feministlerin, anarşistlerin, ezcümle sisteme muhaliflerin ‘müstehzi’ bir ifadeyle, açık ya da örtülü ‘zavallı dinozorlar’ şeklinde anlatılması yeni değil. Bu durum, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla birlikte dünyadaki bütün liberallerin ortak motifi oldu. 
Çok eğleniyorlar: “Yazık, iyi çocuklar aslında ama demode oldular...” Oysa bugün yenilmiş olsalar da ve hatta daha uzun yıllar tarihin rüzgârı onlara karşı esmeye devam etse de, geleceği aramaya devam eden, her şeye rağmen devam eden yalnızca onlar. 
Bugün hâlâ umut varsa, yakın ya da uzak bir gelecekte dünya daha yaşanılası bir yer olacaksa, onların yüzü suyu hürmetine olacak ve sırf bu sebeple bile, onlar çözüme herkesten çok daha yakın duruyorlar.

Sevelim Sevilelim


Peki, Elif Şafak’ın önerdiği  çözüm ne?

Roman, Aşk’taki temayı tekrar ederek sonlanıyor: Bu kez Şems gibi bir bilge değil, Zişan adında saf bir ermiş söylüyor çözümü; sevgi, sevgi... Gökten nur gibi yağan sevgi!
İskender’in hücre arkadaşı olarak görüyoruz Zişan’ı. Oraya Yaradan tarafından neden gönderildiğini İskender’i tanıyınca kavrayan ve böylece misyonunu yerine getiren Zişan, Brunei doğumlu bir Müslüman. 
Ama ne İskender’i Neonazilere karşı yürüttükleri kavgaya çağıran Hatip gibi fanatik dinci, ne de Adem’e Abu Dabi’ye gitmesi için para veren cemaat önderi Mamut Baba gibi nemalanma peşinde Zişan. O saf sevgiden söz ediyor. 
İyi ile kötünün dengede durduğunu, Yaradan içimize ne koyduysa onu yapabileceğimizi, nefsine hâkim olmazsan onun seni köleleştireceğini, her şeyin bir sebebi olduğunu ve bir şeye işaret ettiğini, kendi içine bakmanın en emin yol olduğunu, kendi hatalarını görmeden iyileşemeyeceğini... 
Katılır veya katılmayız ama güzel sözler... Güzel dilekler, faydalı öğütler... 
İyi de biz bu yolculuğa, bir kadın cinayetinin arka planını anlamak için çıkmıştık; çıkarken cebimizde duran erkek egemenliği, iktidar, ezme-ezilme, eşitsizlik gibi kavramları yerlere serpmiştik dönüş yolumuzu göstersin diye; şimdi vardığımız yerde gördüğümüz çözüm şu mudur: 
Kadınlar, oğullarınızı yanlış yetiştirmeyin, silah size döner. Siz, annelerini, sevgililerini, kız kardeşlerini, karılarını, kızlarını döven, yaralayan ve öldürenler; hiçbir maddi temeli sorgulamaksızın sevgiyi bularak, Yaradan’ın iradesine inanarak çözün bu sorunu. 
Ve Pembe’nin Esma’ya yazdığı  vasiyete benzer mektubu, biz kadınlara geliyor tabii; affedin İskender’i, sevin ve affedin bize istemeden zulmeden erkek toplumu, ‘muhabbet ehli, inançlı insanlar topluluğu‘ olarak sevgi saygı içinde yaşayıp gidelim...
Beğenmediniz mi bu pastadan evi? O halde dönelim hadi. Ama nerde bizim cebimizdekiler? O güzel sözlerle satırlar arasında gezinirken kimler yedi onları?
Tuzak bu işte.
*) Aslında sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan romanın, diğer türlere karşı iddiası, hayatı bütünsel olarak kurgulamasıydı. Hayatı farklı epizotlara bölmeden, tek bir olay örgüsü içerisinde bütünleştirmesi, onu ‘hayatın aynası’ kılıyor ve bir anda kitleler nezdinde popülerleştiriyordu. Son dönem postmodern edebiyat, insanlığın edebiyatta yüzlerce yılda geldiği bu noktayı tekrar parçalamayı öneriyor. Endüstrinin her bir parçayı bölüp parçalamasıyla hayatın ve sanatın bu parçalanması arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak, bambaşka ve geniş kapsamlı bir yazının konusu.


(Mesele Dergisi'nin Ocak 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Devletin Sokağında İnsanlık Durumu, Anayasa ve Toplumsal Cinsiyet - Sarphan Uzunoğlu


Son bir yıl içerisinde gerçekleşen cinayetler, kadının adının bakanlığın adından dahi silinmesi, çalışan kadın oranındaki azalma, artan muhafazakârlaşmayla paralellik gösteren mobbing vakaları, ihtimali her an kapımızda olan ve bir serserinin elindeki bıçağın ucu kadar parlak bir ihtimal de olmayan transların katledilmesi süreci. 2000′li yılların kamusal alanının heteroseksüel olmayanlara vaat ettiği dünya tam olarak bu.

Kamusal alan dediğimizde aklımızda beliren fikirlerin büyük bir çoğunluğunun erkek eliyle tasarlanmış devletin tasvirinden ibaret olduğunu, tüm bu ‘sıkışmışlık’ içerisinde, kamusal alanda varoluşun temsilinin imkansızlığını hissetmek için örgütlü bir feminist yahut LGBT eylemcisi olmak gerekmiyor. Peki ya, kamusal alanın neoliberalizm sonrası evresi?

Habermas, sosyal devlet de dahil olmak üzere tüm üstten alta düzenleme yapan kurumların, örnek vermek gerekirse kadınların, statüleri üzerinde belirleyici olmasının antidemokratik bir biçim olduğunu söylemişti. Bugün, devletlerin toplumsal cinsiyet politikalarını belirlerken ortaya koydukları irade, bireylerin toplumsal cinsiyet pratiklerine nasıl yansıyor sorusunu sorduğumuzda aldığımız cevap sanırım yeterli olacaktır.
Bugün biliniyor ki, modernist projelerin tamamında olduğu gibi, neoliberalizmde de projenin gücü ve keskinliği açık bir biçimde, neoliberal düzlemdeki gelişmelerin özneleri standartlaştırmasına bağlı. Yani, bir proje olarak neoliberalizm ‘soyut bir özne’ belirleyip, onun gerçekliklerinden uzaklaşıp, kendi tasavvuruna göre onu biçimlendirme aşamasında, onun var oluşunu es geçiyordu. Kısacası, neoliberal devletler, James C. Scott’un deyimiyle soyut yurttaşlar için plan yapıyordu ve bu düşünceye göre ‘standartlaştırılmış bireyler ihtiyaçları bakımından tek biçimli ve hatta birbiriyle değiştirilebilir’ olarak tanımlanıyor. Dahası bu bireylerin toplumsal cinsiyete, beğeniye, tarihe, değerlere, kanaatlere ya da orijinal düşüncelere sahip olmaları yahut böyle bir girişimde bulunmaları ihtimali bile gözetilmiyor. Kısacası, bu üsttencilik, tipik modernist projelerin tamamının en büyük günahını sırtlanıp, en hegemonyacı haliyle bireye ne yapması gerektiğini, ne olması gerektiğini, bireyi hiçbir biçimde tanımadan ve ona modernist geleneğin bir parçası olarak güven duymadan söylemektedir.1

Tam bu noktada, insanlığa dair tüm projelerin nerede başarısızlığa uğradığını bir kez daha görüyoruz: Ona duyulan sonsuz güvensizlik ve insanlığın eğilim ve perspektiflerine yönelik aşağılama güdüsü. Bundan yedi yıl önce alternatif müzik konusunda dünyada farklı bir yere sahip olan ve heteroseksizm kalıplarından uzak giyim tarzı ve görünüşüyle bir şekilde dünyadaki pop camiasındaki cinsiyete dair önemli sorgulamalardan birini yapan bir rockstar olan Marilyn Manson röportajında şöyle diyordu: “Ben bu toplumun -ABD- kendine olan nefretinin aynasıyım.” Bugün, Manson’un söylediği, geçmişte cinsellik normlarıyla dalga geçen herkesin öyle ya da böyle ortaya koyduğu, cinselliğin açık ifadesinin aslında bireylerin değil, devletin nefret ettiği bir algı olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Çünkü toplumsal gerçek çerçevesinde baktığımızda ne şiddet ne de cinsellik bizim için uzak kavramlar. Hatta, Türkiye’de cinselliğin tek tarafın hakimiyetiyle sürdürülen, bir nevi işkence süreci olduğu da göz önüne alındığında, cezbedici bir yönü olduğu da aşikâr. Peki ya bu noktada toplumun ve bireylerin durumu yahut belirleyiciliği nedir? Örneğin, Ayşe Paşalı cinayetinde etkin olan şey bireyin iradesi değil miydi? Yahut Türkiye’deki çalışan kadın oranı, bireylerin seçimine mi dayalıdır? Bu noktada ortaya sürülebilecek tezlerin sayısı yok. Devletin, erkek egemen politikalardaki belirleyiciliği, kapitalizm ve artık en vahşi türü olarak neoliberalizm gösteriyor ki erkek egemenlik devlet tarafından bize kader olarak yutturulmuş bir şey. Bu yutturulma aşamasını modernist bir devlet kurma ihtiyacı gözeten her sistem tecrübe etmek durumunda. Olayı bir ‘ceza mekanizması’ olarak ele alır ve kadınların, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerin ‘korunmasını’ suç işleyenleri cezalandırmak olarak görürseniz Türkiye’de karşılaşacağınız tablo oldukça ilginç. Çünkü, örneğin Aile içi şiddet konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan Tuncer Günay, 1960′dan bu yana polis kayıtlarına giren 2.5 milyon kişinin olduğunu belirtiyor. Bu 2.5 milyon kişinin yalnızca kayıtlara giren şiddet vakalarıyla ilişkisi olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de aile içi şiddet mekanizmasında ‘devletin belirleyiciliği’ faktörünü es geçmek tam anlamıyla ihmalkârlık olur.

DEVLETİN SOYUT BİREY TAHAYYÜLÜ ve “GÖRÜNMEYEN EMEK”

Peki bu modernist, üsttenci yaklaşımların ortadan kalkması için ne yapılmalıdır? Bugün Türkiye’de birçok kanunun ötesinde iş gücünün yeniden tanımlanması gerekir. Her ne kadar Habermas’ın tanımına göre toplumda ‘maaşlı işçiler’ tarafından yapılan tüm işler materyal üretime dahil görülse de, erkek egemen toplum yapısında kadın emeğinin ‘görünmezliği’ söz konusu olsa da bu ‘görünmezlik’ ve ‘simgesellik’ tanımlamaları, devlet tarafından ‘emek’ statüsüne sokulmadığı sürece Habermas dahil tüm düşünürlerin ve dolayısıyla devletin emek tanımından başlayan ayrımcılık serüveni, trans bireylerin çekildiği emek alanı olan fuhuştaki kayıt dışılık gibi bir alandadır. Dahası, iyi bir niyetle dahi olsa, özellikle de kadınların (evde çalışan, çocuk yetiştiren) emeklerinin simgeselleştirilmesi, emek üzerinden değil de tüketim üzerinden özneyi tanımlayan neoliberal toplumların hastalığına da oldukça uygundur.2 Kısacası neoliberalizmin emeğe dair sömürüsü sadece ‘erkek egemen emeğin’ fazla mesailerinde değil, kadınların ve lgbt bireylerin sürekli olarak ortaya koyduğu emeklerin tamamen simgeleştirilip yok sayılması sürecinde de etkin oluyor. Böyle bir çerçeve etrafında da düşününce artık kamusal ve özel alan arasında hiçbir fark kalmadığı görünür kılınıyor. Öyle ki, bugün herkesin kabul ettiği üzere, birbirine son derece içkin alanlar olarak özel alan ve kamusal alan aynı emek sömürüsünün sürerliğine bağlanıyor; dahası bu sömürü, trans bireyler gibi toplumun iyice dışına itilmiş bireylerde, neoliberalizmin yeni ‘sokak’ tahayyülü dahilinde iyice itilerek, trans birey açık bir biçimde seks işçiliğine hapsedilirken, kadın da ücretsiz olarak ev işlerini yapan bir bağımlıya dönüştürülüyor. Kısacası, erkek müdahaleciliğiyle devlet müdahaleciliği kol kola girerek herhangi bir ceza mekanizmasıyla -en radikalini bile düşünebilirsiniz- onarılamayacak bir sorun ortaya çıkarıyor.
Sonuç olarak, bugün yeni bir kadın politikası üretmek, yeni bir toplumsal cinsiyet politikası üretmek, ilk bakışta çok kolay görünebilir. Ancak, modern devletin genel eğilimi olduğu üzere, devlet bir konuda politika üretirken her seferinde bir başka alanın politikasından taviz vermiştir. Kısacası, Kemalizm’den bu yana kadınların durumu bir ‘haklar’ perspektifinin ötesine gidememiş, herkes için eşitlik yerine ‘kadın erkek’ eşitliği sağlanmaya çalışılırken, bu eşitliğin kendi içerisinde barındırdığı tüm eşitsizliklere, (ekonomik düzenin erilleri, çalışma yasalarının erilliği, işveren mantığının erilliği, taciz, şiddet durumlarındaki artış gibi) sessiz kalmak dışında bir anlam taşımamıştır.

YENİ ANAYASADA KADIN ve LGBT VARLIĞI

Kısacası, insanlık projesi, kadınları da x, y, z tanım kalıplarından birine sokarak, LGBT’leri de bir şekilde tanımlayarak, soyut birer kimlik olarak ifade ettiği yurttaşların arasına katmasıyla, onlara sahip oldukları şeyi yaşama imkanı vermeyecektir; dahası insanlık projesi, Türkiye’de muktedirin gelenekselleştirdiği o reflekse dayanarak, sorunlardan bahsetmenin yahut sorunlara ucundan kıyısından değinmenin çözümün ta kendisi olduğuna dair dayatılmış yargılara bir kez daha kapılacaktır.

Bugün birçok sivil toplum örgütünün yeni anayasa yapım sürecinde duydukları sonsuz heyecanın fazlasıyla anlamsız olmasının ardında tam da bu gerçeklik yatmaktadır. Neoliberal bir hükümetten ‘arz-talep’ ilişkisiyle elde edilebilecek yegane şey, fazlasıyla soyut, kazanımsız bir yurttaşlık tanımı olacaktır; dahası, devletin böyle bir niyeti var gibi de görünmemektedir. Selma Aliye Kavaf’tan Fatma Şahin’e kadar bir yol alındığı düşüncesinde olmak da fazlasıyla iyimser bir yetmez; ama evet tavrı olacaktır. Tüm bu şartlar altında, ‘soyut bir varlık’ için neoliberallerle gülümsemelerle dolu buluşmalara girmektense kamusal alandaki kadın emeğinin ciddi anlamda terörize edildiği, muhafazakârlaşmanın arttığı, özel alandaki kadın emeğininse zaten tutsak edildiği ve çoktan karşılıksız bırakıldığı bir ülkede kadınların üretime nasıl katılacağı ve bu katılım sürecinin yine kadınlar ve LGBT bireyleri tarafından nasıl güvenli kılınacağı konuşulmalıdır.

1) Scott, James C., Devlet Gibi Görmek – İnsanlık Durumunu Geliştirmeye Yönelik Projeler Nasıl Başarısız Oldu, Versus Yayınları: İstanbul s. 519-520
2) Fraser Nancy, “İletişimsel Eylem Teorisi”ni Eleştirmek, http://bit.ly/ubZZqh

(Mesele Dergisi’nin Ocak 2011 Sayısında Yayınlanmıştır)

Dersim’ler, Dersim Kaliamı ve Dersim - Müslüm Yücel



Yazıya başlamadan önce, Dersim’le ilgili olarak belleğimi yokladım; başlıklar yakaladım, kitaplar buldum, internetten dağ resimlerine baktım uzun uzun. Bir arkadaşım vardı, o aklıma geldi; diyordu ki Dersim Hapishanesi'nden"Munzur Dağı'nın zirveleri" görünür. Sonra diğer bir arkadaşım, Hıdır Çam, Divriği Ulu Camii'sinden illeri gider, Divriği-Arapkir sınırının belirdiği noktada durur, "Ha işte burası Munzur", der, ardından, "görüyor musunuz ne kadar güzel" demekten kendini alamazdı. 

Dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin, görmeseler bile hayatlarında bir Dersim’le özdeşen Munzur vardır, buraya gitmek, burayı görmek, hatta burada ölmek...  

Munzur adındaki çobanı aramak, tasından dökülen süt sudan içmek herkes için güzel bir hayaldir; su, göz göz olmuştur dağın dibinde, kalbi sahi olan o çobanın sırrına erer. Bu yüzden olsa gerek Munzur bütün sırrını suda saklar, dağa açıklar; tercümesi yaylalardır. 
 


Dersim yaylalarının ne eşi vardır ne de benzeri; konar göçer Şavaklılar yıllarca bu yaylaları kendilerine mesken tuttular, en güzel peynirlerini burada yaptılar, burada koyunlarını, kurtların arasına salıp çadırlarında rahatça uyudular. Dersim'in doğasını anlatmak, buraya sığmayacaktır. Dersim dendiği zaman salt bu dağ, bu yayla akla gelmemektedir. 
 


İlk Dersim, Çocuk ve Yaşlıdır
 


İşte Necip Fazıl Kısakürek'in anlattığı bir Dersim vardır; Kısakürek çarpıcı örnekler verir, bunlardan biri, belki de bir çocuğun karnına saplanan yabadır. Dahası da var, ateşten kurtulan yine bir çocuğun namluları görünce yüzünü ateşe dönmesidir.
 


Nuri Dersimi'nin anlattığı  bir Dersim vardır sonra, anlattığı kişilerden biri kızıdır; askerin eline düşmemek için kendini uçurumlardan aşağı bırakmıştır. Uçurum ne demiştir acaba? Kuşkusuz bir melek, kendini uçurumdan atanları kanatlarına almış usulca toprağın karnında saklamıştır. 
 


Dersim, isyanıyla her zaman günceldir, açık bir yaradır, ne yapılsa, ne kadar bir zaman geçse, bu yara yalnızca Dersimlilerin değil, bütün Kürtlerin içlerinde sancır. 
 


Bir de Çayan Demirel'in “38” adını verdiği belgeselinde anlattığı bir Dersim var. Demirel'in belgeselinde Dünya Ana diye bir kadın hemen dikkat çekiyor, o konuşunca, insan diyor ki keşke iki kalbim olsa da birini ona versem. 
 


Dünya Ana diyor ki, "evimiz misafirlerin eviydi”. Başka bir ses diyor ki, "Bizi öldürüyorlardı, şan sahibi oluyorlardı, yiyecek alıp yiyorlardı”. Belgeselin en dokunaklı kısmı kuşkusuz kadınların ağzından anlatılanlar. 
 


Bir kadın gözleri dolarak, yaşadıklarını dün yaşamış gibi aktarıyor, o da diyor ki, "Kadının biri beş yaşındaki çocuğunu suya attı, boğdu onu; çocuk ağlıyordu, sesi geliyordu. Sesi duyup, izimizi bulabilirlerdi, peşimizden gelirlerdi..." Pek çok şeyin bittiği bir andır bu. 
 


Belgeselin bir de can yakan başka kareleri de var. Bunlardan biri Dersim gazilerine verilen şeref madalyası, ikincisi kafası kesilen bir Dersimli’nin başucunda poz veren askerler... Dersim Madalyası 1938 tarihini taşıyor, isyana katılan Türk askerlerine bir başarı belgesi olarak sunuluyor, demek ki bu bir dış harekât. 
 

Kafası kesilen Dersimli'nin yanındaysa askerler poz veriyor, zafer işareti yapmıyorlar, ama elleri "kazandık" diyor; 1990'lı yıllarda, 2000'lerde benzer fotoğraflar sıkça çıktı albümlerden, filmlere konu oldu benzer kareler, demek ki bitmemiş bir intikam var ve kim bilir tam kare fotoğrafı ne zaman çekecekler.  

İkinci kare, İkinci Dersim, İsyan Sonrası


2000 yılında Yeni Gündem gazetesi için Dersim sürgünleriyle konuştum. İçlerinden birinin, Ali Aslan'ın anlattıkları hâlâ kulaklarımdadır; şöyle diyordu:


Biz ilk burulara gelirken, sırtımızda elbise yoktu. Trenle getirildik. Gece olduğu zaman korkardık. Sürekli başımızda jandarma olurdu ve biz jandarmanın izni olmadan dışarı  çıkamazdık. Dersim'de biz küçücük köylerimizde onlarca cesedin arasından evlerimizin yolunu şaşırdık. Seksen bir yaşındayım. Onca zaman geçti. Tekrar köye gitmeye cesaret edemedim. Çünkü yıllardır o anları hâlâ unutamadım.


Adı Hıdır olan başka biri hep Demokrat Partili olduğunu söylüyordu, çocuklarının CHP'li olmasına kızıyordu. Hıdır, Aydın'a ilk geldiğinde dil bilmediğini anlatıyordu uzun uzun, sonra şunları anlatıyordu:


İlk geldiğimde dil bilmiyordum. Dersimce konuşuyordum. Sıkıntım büyüktü. Babam önceden gelmişti. Daha sonra babam dilekçe yazmıştı, 'ya beni de götürün, ya da çocuklarım da gelsin' diye. Ben 1942'de jandarma ile geldim. Beni Aydın'a teslim ettiler. Yol dört gün mü desem, üç gün mü desem bilmiyorum. Aydın'dan sonra Çine'ye getirdiler. Çine'ye gelirken 4 ekmek, 1 kilo helva verdiler. Babamlar trenlere bindirilmişler. İnsanlar vagonlar içinde vıcık vıcık. Yolda zeytin veriyorlar. Babam zeytinleri atıyor. Çünkü zeytinlerin kendilerini zehirlemek üzere verildiğini düşünüyor.


Örnekleri çoğaltmak mümkün, bir de tanıdıklarımın nineleri var. Naki'nin iki yakın akrabası var, iki kız kardeş, hikâyeleri oldukça ilginç, biri Alevi, diğeri Sünni... Biri ailesinin yanında büyüyor, diğeri Sünni bir ailenin yanında... Böyle bir ‘gerçek’ ya da film, dünyanın kaç ülkesinde var.  


Üçüncü Dersim, Almanya ‘Tatlı’ Vatan 


Dünya'nın hangi ülkesine giderseniz gidin, Kürtler arasında en fazla gurbetçi ya Dersim ya da Maraş'lıdır. Yurtdışında olanlar, hep mağdur oldukları için buralara gelmişlerdir. Her yıl düzenli memleketlerine döner, anne ve babalarının ellerini öperler, sonra onları buralarda bırakıp giderler.  


Bir ziyarete mi geldikleri, yoksa kendini sergilemeye mi geldikleri bilinmez. Yaz ayları Dersim, Avrupa Topluluğu gibidir, Avrupa'nın bütün dilleri burada konuşulur, özellikle anne ve baların en fazla üzerlerinde titrediği torunlar sadece nine ve dedelerini severler, onlarla konuşamazlar.  


Ekonomik açıdan Avrupa'yı seçenler, bunun acısını köyde lüks evler yaparak alırlar, para onları sürgün etmiştir, şimdi sıra onlarda; bu arada dilleri Türkçe'dir.  


Politik olarak gidenler, söylem olarak devrimci bir dille konuşurlar, hasretlik burunlarının direğini kırmıştır, artık rahat gidip gelmenin mutluluğu içindedirler, ama asla buraya dönmezler; artık çocukların okulu vardır; siyasetse, bütün yayınları alarak, bütün gece ve etkinliklere çoluk çocuk beraber giderek hal edilmiştir; hatta herkesin unuttuğu şehide, onlar ilan parası göndermişlerdir. Kırık mezar taşlarını, yıkılmaya yüz tutmuş ağılı onlar onarmıştır.   


Dördüncü Dersim, İstanbul'un Dersim'i 


İşte burada durduk. Sağolsun Dersim adı burada yanıktır. Hemen hemen herkesin bir Dersimli arkadaşı vardır. Her türkü barda en çok efkarımızı dağlayan Dersim türküleridir. Sayılarını biliyorum ama yazmaya gerek yok, İstanbul'da, İzmir'de, Ankara'da hatırı sayılır bir türkü bar ve cafe patlaması ve bunların demokrat sahip ve sahibeleri vardır.  


Bu barlarda Dersimlilerle oturup konuşuruz, hep acılardan bahsederiz, dedelerimizin kahramanlığından, annelerimizin fedakarlığından... Hemşehrilik, mafyanın bir alt kolu olduğundan hepimiz hemşehrilerimizi göğe çıkarırız, en fazla caka satan bizdendir. Demokratız, derneklerimiz var, kurum kuruluşlarımız, Dersim'in tarihi ve geçmişi gibi yağlı bir ekmeğimiz de var.  


Üstelik ve en güzeli ulusal özelliğimiz olan sızlanmayı pek çok severiz. Alevi olduğumuzu söyleyince bize saygı duyulmasını isteriz; Alevilik eşittir ilericiliktir çünkü; bunu kabul etmeyenler karşı-devrimcidir. Şarkıcılarımız şarkıcılığını bilmez, biraz kitle toplayınca hemen belediye başkanlığından başlar milletvekilliğine kadar, oradan bakanlığa kadar uzanmak ister.  


Her ne hikmetse bu hırs gümgümesinde unutulur Dersim, unutulur madalya ve unutulur asılan, sürgün edilen dede. İstanbul'daki Dersimli için Dersim aslında bir imgedir; tatil yeri, yılda bir gidilecek bir yerdir. Not: Dersim'de bir kitabevi var ve bu kitabevi bir yıl kadar öncesine kadar kırtasiye satarak raflarında kitap bulundurabiliyordu.  


Bu yazı Mesele'nin Ocak 2012 sayısında
yer almıştı.
Beşinci Dersim, Dersim  


Onlar, hâlâ ordalar... Her yıl burada bir festival olur, Munzur'a sandalyeler atılır, biralar içilir, mangallar yakılır... Çöpler, kenara köşeye yığılır. Festivalin jokerleri vardır, düzenli davet edilen şairler grubu, müzisyenler grubu, tiyatrocular grubu, vs.  


Festivaller çirkindir, gazetelerin ramazan ayında yaptıkları iftar sayfasına benzerler. Birkaç günlüğünedir her şey. Birkaç günde çarçabuk sevilir Dersim, burada ölenler için saygı duruşu yapılır, dağlarına, yaylalarına güzellemeler diziler...  


Sonra da çekip gidilir. İstanbul'da ya da Avrupa'da bu sefer tartışmalar başlar, ben gittim, sen gitmedin ya da başka bir tartışma ben inci sattım, sen boncuk sattın...   


Altıncı  Dersim: İktidarın Eli  


CHP içersinde Dersim katliamının tartışmalardan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın gayet oportünist bir tavırla özür diliyorum demesiyle Dersim tekrar gündeme geldi. Özür dilemek, kabul etmektir. Tayyip kabul etti! Ancak kabul etmekle, kara leke silindi mi?  


Yok, hayır. Bana kalırsa, kara leke daha bir derinleşti. Tayyip’in özrünü kabul etmeyenler, bu yetmez dediler, bu yetmez ve ondan şunu istediler. Willy Brandt 7 Aralık 1970’ de Polonya ziyareti sırasında Varşova’daki soykırım anıtının önüne gitti ve burada diz çöküp özür diledi; böylece, Almanya tarihiyle yüzleşti.  


Tayyip’ten beklenen buydu. Diz çökse, Türkiye tarihiyle yüzleşecekti. Bu kadar basitti. Diz çökmek bir gösteridir. Burada diz çöken, kendini gösterir ve bu politik olarak düşünüldüğünde bir tiyatrodan öteye gitmez ve dahası bana göre unutmayı, bir kişinin diz çökmesiyle meşrulaştırır.  


Katliamlar ki unutulmak için değildir. Katliamları yapanlar, katliamları unutmak için yapmamışlardır, yapmazlar. Katliamdan maksat sadece öldürmek değildir; yaşayanların ve onların devamı olan nesillerin belleklerinde unutulmaz olan acıyı bırakmaktır ve bakın biz bunu yaptık ve dahasını da yaparız demektir.  
Katliam, insan ölümü değildir bu yüzden; katliam, sürekli göz önünde tutulan cesetlerdir. Dahası diz çökme, Almanya tarihinde bir soykırım olarak kalmadı hiç, bu eylem Brandt’ın kişisel eylemiyle sınırlı kaldı; Alman halkı yüklü tazminatlar ödense de bu özürden uzak durdu. 


Buradan bakarsak, Tayyip’in özür dilemesi ne partisini bağladı, ne de Türk halkını. CHP’nin kısır ve BDP’nin günübirlik vasat siyaseti yüzünden de bu özür mesele iktidarın elini güçlendirmekten ileri gitmedi. Özürden sonra Seyit Rıza’nın torunu Bülent Arınç’ı ziyaret etti ve bu özürden duydukları memnuniyeti dile getirdi. Tayyip, rakiplerini köşeye sıkıştırdı ve zaten özürden maksat tarihle yüzleşmek değil, rakiplerini köşeye sıkıştırmaktı. Tayyip, başardı!  


Özür meselesinden sonra katliamın aktörleri konuşuldu. Celal Bayar ve Mustafa Kemal arasında bir gelgit yaşandı. Mustafa Kemal, CHP nezdinde aklanmaya çalışıldı, Bayar’a yüklenecek olan bir katliamla, beyaz bir sayfa açılacaktı. Celal Bayar’ın yirmi beş yıl avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk gazetelere konuştu. Mustafa Kemal, Bayar’a vurun diyor. Bayar, vurduklarını söylüyor. Mesele bu kadar basitti. Ancak eksikti.  


Ne Yapılmalı? 


Dersim’le ilgili Tayyip’in özür dilemesi partisinin açılım trafiği içinde yalnızca bir reklamdır. Devletin Dersim katliamıyla ilgili tazminat ödemesi gerekir:1916’dan başlayıp 1937-1938’de biten katliam süreci boyunca yerlerinden edilen aileler tespit edilmelidir ve bu ailelerin kamulaştırılan- hazineye devredilen topraklarının iadesi gerekir. Her katliam bir toprak meselesidir de aynı zamanda.  


Devletin elindeki arşivler açılmalıdır. Hangi aileler nereye sürgün edildi, bu tespit edilmelidir; kim nereye sürgün edildi. Arkeologlar tarafından Dersim bölgesinde kazılar yapılmalıdır. Arkeologların buldukları kemikler toplanmalı ve kemiklerle bir soykırım müzesi yapılmalıdır.  


Üniversitelerde Dersim’le ilgili kürsüler kurulmalı ve kurulacak olan bu kürsülerde Dersim’le ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Sürgün edilen aileler ve topraklarına el konmuş kimseler tarih ve sosyolojinin eleğinden geçilerek incelenmelidir.  


Dersim’le ilgili katliam sırasında hazırlanan raporlar ve kitap- kitapçıklar var. Bu kitapçıklara kimi zaman ‘sürgün defterleri’ denmektedir. Bu defterler başbakanlık arşivlerinden çıkartılmalı ve ailelerin nerelere sürgün edildikleri belirtilmektedir.  


Bütün bunların yanında kültürel anlamda Dersim büyük bir zenginliktir; bu zenginliğini Kürt ve Alevi kimliğinden alır. Dersim’deki kültürel doku siyasal bir mesele haline getirilmeden araştırılmalıdır. Özerk ve ahlâki bir bakış açısıyla Dersim kültürü, dili ve tarihiyle masaya yatırılmalıdır. 


Dersim’le ilgili çok yalan yanlış bilgiler de vardır. Örneğin şu söylenir: Seyit Rıza ile Şeyh Said karşılaşmışlar. Seyit Rıza kurban kesmiş, Şeyh Said, "Ben Alevinin elinden kesilen kurbanı yemem," demiş ve görüşme tıkanmış. Söz konusu görüşmede sadece üç kişi varmış, bunlardan biri de her seferinde efkar dağıttığımız arkadaşımızın dedesidir! 


Bir ara topladım, bu görüşmeye tanık olan arkadaşlarımın dedelerinin sayısı onu geçti; tekzip ise oldukça basit, arkadaşlarımın her biri Dersim'in bir ilçesinden. Gerçekte ise böyle bir görüşme olmamıştır. Bu tür dedikodular sahte tarihçiler ve devlet tarafından resmen uydurulmuştur. Bu ve benzeri dedikodular için 


Dersim’le ilgili sağlam bir arşiv oluşturulmalıdır.   


Son olarak bir mezarlık meselesi vardır. Ne Şeyh Said'in ne de Seyit Rıza'nın mezarlarının yerleri bellidir, bu ikisine Bediüzzaman’ı da eklersek, ortada kalmış üç mezarımız vardır. Kürtler, Kürt milletvekilleri üzerinde baskı kurmalılar, demelidirler ki dedelerimizin mezarı için anıt mezar istiyoruz.  
Üstelik bu anıt mezarlar kişilerin doğup büyüdükleri yerlerle sınırlı kalmamalı; bu mezarlar Ankara ve İstanbul gibi yerlerde inşa edilmelidir.  


Bitirirken, aranıyor, ilandır: Ankara’da Seyit Rıza için görkemli bir anıt mezarın açılışını yapacak babayiğit bir başbakan ve bunu meclise taşıyacak bir mebus aranıyor.  


Not: Bu yazının bir kısmı  2006 yılında Esmer dergisinde yayınlanmış; Mesele için yazı tekrar gözden geçirilmiştir.